AB REKABET HUKUKU VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI

AB REKABET HUKUKU VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI

Avrupa Birliği (AB), bir ortak pazar yaratma amacıyla kurulmuştur. 1950’lerin başında henüz net bir amaca odaklanamayan AB, birkaç yıl sonra imzalanacak olan Avrupa Topluluğu Antlaşması (Roma Antlaşması) ile ortak pazar yaratma amacını açıkça ifade etmiş ve ilerleyen yıllarda bu amaca ulaşabilmek için malların serbest dolaşımının sağlanması gerektiği bilinciyle hareket etmiştir. Bu bağlamda, Roma Antlaşması’nda üye ülkeler arasında gümrük vergileri ile eşetkili resim ve harçların kaldırılması, bununla birlikte miktar sınırlamalarının ve eşetkili bütün önlemlerin bertaraf edilmesi gereğini içeren hükümler yer almıştır.[1]

Roma Antlaşması, AB’nin ekonomik amaçları arasında en önemli yeri işgal eden ortak pazar yaratma sürecinde bazı istisnalara da yer vermiştir. Nitekim anlaşmanın 30uncu maddesi malların serbest dolaşımına getirilebilecek istisnaları içermektedir. Anılan maddeye göre ulusal hukuklarca yaratılan ve koruma şartları ulusal hukuklarca belirlenen Fikri Mülkiyet Hakları (FM) bu istisnalardan birini oluşturmaktadır. Böylece ulusal hukukların ürünü olan ve ulusal hukuklarca korunan FM Hakları, malların serbest dolaşımı ilkesinin önüne geçerek bu ilke karşısında korunmuş olmaktadır. Bununla birlikte, FM Hakları istisnasının da sınırlaması vardır. Nitekim aynı maddede, FM haklarının kullanımının üye devletler arasında keyfi bir ayrımcılığa yol açmaması ve gizli bir kısıtlamaya meydan vermemesi gerektiği belirtilmektedir.

Buna karşın, Roma Antlaşması’nın, teşebbüslerin hakim durumlarını kötüye kullanmalarını yasaklayan 82nci maddesinde FM Haklarına yönelik bir ifade yer almamaktadır. Başka bir deyişle, bu hüküm FM Haklarını saklı tutmadığı gibi, bunları doğrudan rekabeti kısıtlayan, bozan ve engelleyen haklar olarak da görmemiştir.[2] Ancak 30ncu maddenin FM Haklarına ilişkin getirdiği sınırlama FM Haklarına 82nci maddenin uygulanabilmesine imkan vermektedir.[3] Böylece FM Hakları, hem malların serbest dolaşımı ilkesinin hem de hakim durumun kötüye kullanılması yasağının bir istisnası olarak karşımıza çıkmaktadır.

FM Haklarına, AB entegrasyonunda bir istisna olarak yer verilmesi, dayanağını aynı anlaşmanın 295nci maddesinden almaktadır[4]. Gerçekten de antlaşmanın 295nci maddesinde, Roma Antlaşması hükümlerinin, üye ülkelerin mülkiyet sistemini düzenleyen kuralları etkilemeyeceği ifade edilmiştir. Avrupa Adalet Divanı (Divan), maddede belirtilen “mülkiyet” ifadesinin fikri mülkiyeti de kapsadığını belirtmiştir.[5] Böylece AB, FM Hakları ile bu haklara getirilen hukuki korumanın ulusal hukuklarca belirlendiğini ifade etmekte ve Roma Antlaşması hükümlerinin ulusal hukuklarca “var edilmiş” sözkonusu FM Haklarını etkilemeyeceğini kabul etmektedir.

 

2. DOKTRİNLER

FM haklarının, AB’nin tanımlaması bile uzun yıllar süren ortak pazar oluşturma amacının istisnası olarak kabul edilmesi, sözkonusu haklara karşı temkinli bir tutumun oluşmasına sebep olmuştur. Özellikle piyasada belli bir ekonomik güce sahip (hakim durumdaki) teşebbüsler tarafından FM Haklarının kötüye kullanma aracı olabileceği düşünüldüğünde, sorun önemli bir boyuta ulaşmaktadır. Bu sebeple, sözkonusu hakların sınırsız olarak uygulanmasının üye devletler arasındaki ticareti olumsuz yönde etkileyeceği ve ortak pazar amacını öngörülenden fazla zedeleyecek olmasından hareketle, FM Hakları için maddede belirtilen sınırlamalar dışında ne tür tedbirler alınması gerektiği tartışma konusu olmuştur.

FM haklarının, sahibine sağladığı inhisari hakların ortak pazarın bölünmesi sonucunu doğurabileceği ve malların serbest dolaşımının sağlanması için en önemli araç olan rekabet hukuku kuralları ile çatışması halinde ne yönde hareket edileceği konusunda Komisyon ve Divan, sırasıyla “Hakların Tüketilmesi İlkesi” “Hakkın Varlığı-Kullanımı Ayrımı” ve “Hakkın Cevheri Doktrini” ni benimsemiştir.[6] Divan ve Komisyon, ilerleyen kısımda açıklanan sözkonusu ilkeler ile, Birlik Hukukunun üstünlüğü ilkesinin mutlak olmadığını, ulusal hukukun tanımladığı ve kapsamını belirlediği FM Hakları ile Birlik Rekabet Hukuku’nun çatışması halinde her somut olayın koşullarına göre değerlendirme yapılması gereğini ifade etmektedir. Bir başka deyişle, AB ile üye devletler arasında bu konuda bir yetki paylaşımı sözkonusu olacaktır.

a. Hakkın Tükenmesi İlkesi:

Malların serbest dolaşımının sağlanması için en önemli araç olan rekabet kuralları ile sahibine inhisari haklar sağlayan FM Haklarının, aynı ortak amaca hizmet etmeleri sebebiyle aynı ekonomik sistem içinde yaşatılabilmesinin mümkün olduğu[7] anlayışından hareketle Divan, rekabet kuralları ile FM Haklarının çatışması halinde uygulanmak üzere hakkın tükenmesi ilkesini ortaya koymuştur. İlkeye göre, fikri mülkiyet koruması kapsamında yer alan bir ürün, FM Hakkı sahibinin elinden hukuki yoldan rızasıyla çıkmışsa, bu malı hukuka uygun olarak elde etmiş kişilerin malın ticaretini yapması engellenemeyecektir.

Sözkonusu ilke ile Divan, FM Hakları kapsamında korunan ürünün ilk satış hakkını hak sahibine vermekte, bu hak kullanıldıktan sonra malın alım satıma konu olmasının engellenemeyeceğini ortaya koymaktadır. Böylece hak sahibinin, sahip olduğu FM Hakkına dayanarak malların serbest dolaşımını engelleyen rekabete aykırı davranışlarda bulunmasının –ilk satış aşamasından sonra- önüne geçilmektedir.

 

b. Hakkın Kullanımı-Varlığı Ayrımı ve Hakkın Cevheri Doktrini:

Divan, Hakkın Tükenmesi İlkesi ile hak sahibinin “ilk satış aşamasından sonra”, sahip olduğu FM Hakkına dayanarak malların serbest dolaşımını ve rekabeti önleyici davranışlarını engellemeyi amaçlamıştır. Ancak ilk satışa kadar olan aşamada da bu hakların kötüye kullanılabileceği –bir başka deyişle FM Haklarına ilişkin bir lisans verilmesinin haklı bir sebep olmaksızın reddedilebileceği- düşünülmüş ve bu konuda FM Hakkı sahibine getirilecek kısıtlamanın meşruiyetini sağlamak için Hakkın Kullanımı-Varlığı Ayrımını ortaya konmuştur.

Sözkonusu ayrım ilk kez Parke Davis/Probel Davasında ifade edilmiştir.[8]Buna göre; “Patent sahibine üye devletlerden birinde tanınan hakların varlığı Roma Antlaşması’nın 85 ve 86ncı (yeni 81 ve 82nci) maddelerindeki yasaklamalardan etkilenmeyecektir. 85nci madde kapsamında tanımlanan anlaşma, karar ve uyumlu davranışın bulunmaması halinde, bu hakların kullanımı tek başına 85nci maddedeki yasak kapsamına girmeyecektir”.[9]

Divan, önüne gelen bir başka davada [10] : “…Antlaşma üye ülkelerin sınai ve ticari mülkiyetle ilgili olarak tanıdığı hakların varlığını etkilemese dahi, bu hakların kullanımı Antlaşmanın getirdiği yasakların kapsamına girebilir.” ifadesiyle hakkın varlığı-kullanımı ayrımını bir kez daha vurgulamıştır.

Divan, daha sonra önüne gelen bir çok davada devletlerin fikri mülkiyet alanındaki yasal düzenlemelerine Roma Antlaşması ile müdahale edilmediğini, ancak bu hakların kullanılmasının serbest dolaşımı etkilemesi halinde, Roma Antlaşması‘nın 28-30. madde hükümlerinin uygulamaya geçirileceğini ifade etmiştir. [11]

Böylece Divan, ulusal hukuklarca tanımlanmış hakların “varlığı”nın Birlik Hukukundan etkilenmeyeceğini (Roma Antlaşması md.295) ancak bu hakların kullanımındaki denetimin Birlik Hukuku kapsamında yer aldığını vurgulamıştır. Divan’ın bu yaklaşımı, henüz Birlik düzeyinde hakların varlığına ilişkin bir düzenleme olmaması[12] sebebiyle mecburidir.

Bu aşamada, Birlik Hukuku kapsamında olduğu belirtilen “hakkın kullanımındaki denetimin nasıl yapılacağı” tartışma konusu olmuştur. Divan, bu meseleye çözüm olarak Hakkın Cevheri Doktrini’ni yaratmış ve böylece hakkın meşru şekilde kullanılmasının temelinde yatan mantığı açıklamaya çalışmıştır.[13] Buna göre, hakkın kullanma biçimi hakkın “cevherine” ait olduğu müddetçe malların ya da hizmetlerin serbest dolaşımı veya rekabete ilişkin Topluluk kuralları uygulanmayacaktır.[14] Bir başka deyişle FM Haklarının her tür kullanım biçimi korunmayacak, ancak hakkın cevheri kapsamında kalan bir kullanım meşru sayılacaktır. Hakkın kullanma biçiminin hakkın cevherine uygun olması halinde Birlik Hukukunun üstünlüğünün mutlak değil, göreceli bir nitelik kazandığı, ulusal hukukların belirlediği FM Hakkı ile Birlik Hukukunun (serbest dolaşım ve rekabete ilişkin) kurallarının çatışması durumunda her iki normun da eşit düzeyde kabul edilerek hiçbirine ilkesel bir üstünlük tanınmadığı belirtilmektedir.[15]

 

3. UYGULAMADAKİ SORUNLAR:

Bu noktada ortaya çıkan ilk sorun, her hakkın cevherinin kapsamını belirlemektir. Bilindiği üzere , Birlik çapında fikri mülkiyet alanında mevzuat uyumlaştırmasının henüz tam anlamıyla sağlanamamaması sebebiyle Hakkın Cevheri her ülke mevzuatına göre değişmektedir.[16] Bu sebeple Divan, her somut olayın koşullarına göre dava konusu hak türü açısından hakkın cevherini belirlemekte, ardından, somut olaydaki kullanımın bu cevher kapsamında yer alıp almadığını değerlendirmektedir.

Örneğin Centrafarm/Sterling Drug Davasında[17] Divan, patent hakkının cevherini aşağıdaki gibi belirlemiştir.

“Patent hakkının cevheri, patente konu olan buluşun sahibinin yaratıcı çabalarını ödüllendirmektir. Bu bağlamda, buluşun sahibi, buluşunu dilediği gibi kullanmakta serbesttir. Ticari olarak buluşu üretmek ve doğrudan ya da lisans vermek suretiyle dolaylı olarak piyasaya ilk defa sürme hakkı ve yapılan ihlallere karşı itiraz hakkı da mutlak olarak patent sahibine aittir.“

Hakkin Cevherinin her olayda ayrı ayrı tanımlanmasının hukuk güvenliği açısından olumsuz bir durum yarattığına şüphe yoktur.[18] Bu noktada bir diğer sorun ise, hakkın cevherinin tanımlanması yetkisini Divan’ın kendisinde görmesidir. Sözkonusu uygulama, ulusal hukuklarca düzenlenen FM Hakkının varlığına müdahale anlamına gelmektedir ki, bu alan Birlik Hukuku ile değil, ulusal hukuklarca düzenlenmektedir. Bilindiği üzere, hakların üye devletler tarafından düzenlenmesinin anlamı, ulusal hukukların hakları tanımlanması, bunlara getirilecek hukuki korumayı ve bu korumanın sınırını belirlemelerini ifade etmektedir.[19] Divan, hakkın cevherini belirleyerek Roma Antlaşması’nın 295nci maddesi gereği ulusal hukuklarca düzenlenen fikri mülkiyet haklarının oluşturulmasına, tanımlanmasına ve buna getirilecek hukuki koruma sınırına müdahale etmektedir. Böylece hakkın varlığı-kullanımı ayrımı ve buna dayanarak bahsedilen “yetki paylaşımı” işlevsiz kalmaktadır.

Divan’ın bu yaklaşımı henüz ciddi anlamda yatırım gerektiren patentlere ilişkin davalarda FM hakkı sahibinin aleyhine olacak şekilde kullanılmamıştır.[20] Ancak telif haklarına ilişkin Magill davasında aynı durumdan sözedilememektedir. Nitekim davada varılan karara ulaşmak için –Divan tarafından açıkça ifade edilmemekle birlikte- İrlanda ve İngiltere’deki dava konusu telif hakkına ilişkin ulusal kuralların uygun olmadığından hareket edilmiştir.

Divan’ın sözkonusu yaklaşımını yansıtan Magill Davası[21], kısaca şöyle özetlenebilir: Magill adlı bir İrlanda basım şirketi BBC, ITP ve RTE adlı televizyon kanallarının haftalık televizyon programlarını içeren bir dergi çıkarmak ister ve bunun için gerekli olan program listesini sözkonusu şirketlerden talep eder. Diğer Avrupa ülkelerinde olmamasına karşın, İngiltere ve İrlanda’da televizyon programlarını içeren listeler üzerinde, yayını yapan kuruluşun telif hakkı bulunmaktadır. BBC, RTE ve ITP kanalları bu haklarına dayanarak sözkonusu program listesini içeren televizyon dergileri yayınlamakta ve ayrıca günlük gazete ve dergilere bu listeleri ücretsiz olarak vermektedirler. Dolayısıyla haftalık program dergisi pazarında yayın kuruluşlarından bağımsız olarak herhangi bir teşebbüs faaliyet göstermemektedir. Magill’in talebi (haftalık program listesini içeren bilgi) BBC, RTE ve ITP tarafından reddedilir.

Divan, öncelikle dava konusu telif hakkına değinmiş ve konuyla ilgili ön tarihli bir davadaki hükme atıf yapmıştır.[22] Buna göre (…)Topluluk uyumlaştırmasının olmadığı bir durumda, bir FM Hakkına koruma verilmesine ait koşullar ile prosedürlerin belirlenmesi ulusal hukuklarca ele alınması gereken bir konudur ve üzerinde telif hakkı bulunan bir eserin çoğaltma hakkı, telif hakkının cevherinin bir parçasını oluşturmaktadır.[23]

Ancak Divan, istisnai şartların varlığı halinde FM hakkına ilişkin lisans verilmesinin reddinin hakim durumun kötüye kullanılması olarak kabul edileceğine işaret etmiştir.[24] Sözkonusu olayda da, tekelcilik, ayrımcılık ve yeni bir ürünün ortaya çıkışı gibi istisnai şartların mevcut olduğu konusunda Komisyon ile görüş birliğine varmıştır. [25] Buna karşın, dava kararına ilişkin yapılan eleştirilerde Divan’ın yukarıda bahsedilen istisnai şartlara ilişkin bir ispatta bulunmadığı belirtilmektedir.[26]

Magill Kararına dayanarak, hakkın cevheri doktrininin standart bir uygulama sağlamaktan uzak olduğu söylenebilir. Nitekim, hakkın cevherine uygun bir kullanımın meşru sayılacağını ifade etmiş olan Divan, bir yandan çoğaltma hakkının telif hakkının cevherinde yer aldığını belirtmekte, diğer yandan belirtilen cevhere dayanarak çoğaltma hakkını paylaşmak istemeyen FM Hakkı sahibine paylaşma yükümlülüğü getirmektedir. Bu durumda “hakkın cevherine uygun davranış” akıllarda bir soru işaretidir.

Dahası; Divan, ulusal hukuklarca düzenlenmiş olan FM Haklarının varlığına veya uygunluğuna ilişkin bir değerlendirme yapamayacağını Roma Antlaşması’nın 295nci maddesine dayanarak kabul etmesine rağmen Magill Davasında tam tersi bir tutum sergilemektedir. Nitekim, doktrinde de belirtildiği üzere verilen kararda dava konusu telif hakkının (korunma açısından) düşük değeri, denklemin bir parçasıdır.[27]Magill Davasına ilişkin olarak Başsavcı Jacobs’un aşağıdaki ifadesi[28] de, bu tutumu destekler niteliktedir: “Program listeleri için telif hakkı korumasının sağlanması, yaratıcı çalışmanın ve gayretin ödüllendirilmesi ya da böyle bir gayret için teşvik oluşturulması açısından haklı çıkarılması zor bir durumdur.” Sözkonusu ifade, ulusal hukuklarca (İngiltere ve İrlanda) tanımlanmış ve korunmaya değer bulunmuş telif hakkının varlığının ve uygunluğunun, Divan tarafından sorgulandığı konusunda yol gösterici niteliktedir.

 

SONUÇ

Divan, FM Haklarının potansiyelinde bulunan “rekabete aykırı olarak kötüye kullanılma ve böylece ortak pazar oluşumunu zedeleme” tehdidini bertaraf etmek için Hakkın varlığı- Kullanımı ayrımı ile Hakkın Cevheri Doktrini’ni ortaya koymuştur. Bu doktrinler ile Divan, hakkın kullanma biçiminin hakkın cevherine uygun olması halinde Birlik Hukukunun üstünlüğünün mutlak değil, göreceli bir nitelik kazandığını, ulusal hukukların belirlediği FM Hakkı ile Birlik Hukukunun (serbest dolaşım ve rekabete ilişkin) kurallarının çatışması durumunda her iki normun da eşit düzeyde kabul edilerek hiçbirine ilkesel bir üstünlük tanınmadığını belirtmektedir. Böylece, ulusal hukuklarca tanımlanmış hakların “varlığı” Birlik Hukukundan etkilenmeyecek (Roma Ant. md.295) ancak bu hakların kullanımındaki denetim Birlik Hukuku kapsamında yer alacaktır.

Ancak, uygulamada Divan’ın bahsettiği yetki paylaşımı görülmemektedir. Nitekim Divan, “kendisi tarafından belirlenen hakkın cevheri çerçevesinde” ulusal hukuklarca tanımlanmış hakların “varlığını” yeniden değerlendirmekte, böylece, yetki paylaşımının varolduğunu ifade ettiği konuda yetki sınırını aşarak ulusal hukuk alanına müdahale etmektedir. Hakkın, Divan tarafından tanımlanan cevheri ile ulusal hukuklarca tanımlanan cevheri örtüşse dahi, sözkonusu cevhere uygun davranış tam bir muammadır. Divan bu yöntemle, ulusal hukuklarca varlığı tanımlanmış ve korunmaya değer bulunmuş hakların varlığını yeniden sorgulamakta ve böylece Birlik rekabet düzenini korumak amacıyla ulusal hukuk alanında varlığını hissettirmektedir. Bu durum bir yandan “Roma Antlaşması’nın, üye ülkelerin mülkiyet sistemini düzenleyen kuralları etkilemeyeceğini belirten” 295nci hükmünü FM Hakları açısından işlevsiz bırakmakta, diğer yandan Ortak Pazar amacına hizmet eden rekabet kuralları ile FM Haklarının çatışması halinde AB’nin, rekabet kurallarına üstünlük tanıdığını ortaya koymaktadır.

 

 

Bize Ulaşın
Bizi Takip Edin
Web Tasarım & Yazılım : Chip Yazılım